‘Markalaşmak için fiyatla değil kalite ile rekabet etmeli’

“Firmaların, sağlıklı bir şekilde gelişimlerini devam ettirebilmeleri için kazanç oranının stabil şekilde sürmesi lazım. İşimizin daha saygıdeğer rakamlarla yapılabileceğini bilmemiz ve ona göre de pazarlık gücümüzü kullanmamız gerekiyor. Hizmetimizi müşteriye karşı ikna edici unsur olarak kullanmalıyız. Şirketler, kaliteleriyle rekabet etmeli. Eğer fiyat ikna edici unsur olmaya başlarsa kaybetmeye devam ederiz.”

Okçul BARLIK

Uğur Makina – CEO

Uğur Makina CEO’su , ’ne değirmen makineleri imalatçıları açısından dünya piyasalarını değerlendirdi. Piyasada son yıllarda yaşanan değişimle ilgili tespitlerini anlatan Barlık, ’nin bu alanda rakipleriyle daha iyi mücadele edebilmesi için yapılması gerekenler konusunda önerilerini aktardı. Petrol fiyatlarında 2012’de başlayan düşüşle birlikte ekonomisinin omurgasını enerji gelirleri oluşturan ülkelerdeki birçok projenin askıya alındığını ifade eden Barlık, ancak sektörde kurumsallaşmış şirketlerin yatırımlarına devam ettiğini vurguladı. ’nin bu sektörde markalaşmasının önündeki zorlukları sıralarken de farklı segmentlerde birçok üreticinin varlığına dikkat çeken Barlık, “ makine imalatı sektöründe dünyada gerçekten bir marka olmak istiyorsa sadece makine kalitesiyle değil, projelendirmeden uygulamaya; uygulamadan satış sonrası hizmete kadar her alanda müşteri taleplerine iyi cevap vermek zorunda.” dedi.

İşte İstanbul’daki ofisinde Değirmenci Dergisi’ni ağırlayan Uğur Makina CEO’su Okçul Barlık’ın sorularımıza verdiği cevaplar:

Son yıllarda piyasada değişim oldu. Dünya piyasasındaki durgunluk, ekonomik buhran, siyasî sorunlar…Bize özellikle son 3-4 yıldır değirmencilik sektöründe nasıl bir değişim yaşandığını kendi gözlemleriniz çerçevesinde aktarabilir misiniz?
Durgunluk dünyada nerede oldu? Öncelikle gelir kaynağı büyük ölçüde petrol olan ülkelerde oldu. 2008-2012 yılları arasında petrol fiyatları yükselmişti. Bu dönemde ciddi bir yatırım oldu ve bu süreçte endüstrileşmekte olan bu ülkeler yatırımlar yaptılar. Dolayısıyla o ülkelerde ciddi bir talep vardı. Gelirler artınca bu ülkeler yatırım kaynaklarını, finans kaynaklarını sonuna kadar açmıştı. Dolayısıyla ciddi bir yatırım talebi vardı. Aslında bu, talebin çok yüksek olmasından değil, büyük firmaların, sanayicilerin düşük faizli, uzun vadeli kredileri ülkelerinden alabilmelerinden kaynaklandı. Ancak petrol fiyatları düşünce bu ülkelerin hepsi frene bastı. Gıda işleme sektöründe bir yavaşlama başladı.

Peki şimdi kim iş yaptırıyor? Büyümüş, dünyanın neresinde olursa olsun,-gelişmiş ülkeler olsun de geri kalmış ülkeler olsun-, hacmi kendi kendine büyümeye yeterli olan kurumsal firmalar yatırımlarına devam ediyor. Bu durum Türkiye’de de Uzakdoğu’da da ’da da geçerli.

Bugün dünya genelinde bir istikrarsızlık var. Bizim coğrafyamızda, Amerika’da, Güney Amerika’da, Doğu’da…Fakat değirmencilik sektöründe kurumsallaşmış, sağlam temeller üzerinde büyümüş, hacmini büyütmüş firmalar yatırım yapmaya devam ediyor. Bunun piyasadaki arz ve talep dengesiyle bir alakası yok. Kendi kendine büyüyen bir hacim, onları yatırım yapmaya teşvik ediyor.

Afrika’da bugün iş yaptığımız firmaların her birinin en az 5-6 fabrikası var. Bu da şunu gösteriyor: Büyüyorlar ama kârlılıkları azalıyor. Kârlılıkları azaldığı için kapasiteyi artırarak genel giderlerin kapasiteye oranını düşürmeye çalışıyorlar. Bu şekilde kârlılıklarını sabit tutmaya çalışıyorlar. Ve böylelikle yatırımlar devam ediyor.

Avrupa ve Amerika gibi gelişmiş coğrafyalarda da durum şöyle: Biz Avrupa’da da anahtar teslim projeler yapıyoruz. Amerika’da da makine bazında büyük işler yapıyoruz. Buralarda da artık tesisler, çevre etkenlerinden, giderlerinin yüksek oluşundan dolayı ömrünü doldurmuş. Bunları yenilemek zorundalar. Bundan dolayı o bölgelerde de yatırımlar devam ediyor. Dolayısıyla sektörümüz açısından dünyadaki son 5-6 yıldaki durum bu.

Türkiye açısından oldukça önemli bir ülke. Zaten un ihracatında dünya lideri. Türkiye sadece un ihracatında değil, teknoloji tarafında da önemli bir potansiyel kazandı. Değirmen makinesi üretiminde çok ciddi bir potansiyel elde etti. Peki Türkiye, rekabet ettiği İsviçre ve İtalya gibi ülkeler arasında hangi konumda?
Önce şunu söyleyeyim: Türkiye’nin un ihracatında dünya lideri olmasının sebebi değirmen makineleri üreticileridir. Değirmen makine üreticileri olmasaydı Türkiye, bu üretimi ve tüketimi ile ihracatta ancak dünya 20.’si olurdu. Çünkü bizler değirmen makinecileri olarak Türkiye’de fabrikacılara ekonomik maliyetlerle teknolojik tesisler kazandırıyoruz. Böyle olunca amortisman maliyetlerinin, yatırım maliyetlerinin geri dönüş oranları diğer ülkelere göre – özellikle Avrupa’ya göre- çok daha hızlı oluyor.

Türkiye’deki değirmen makinesi üretiminin dünyadaki yerine gelecek olursak…Aslında bu sektör, kapasite olarak Türkiye’de geliştiği kadar dünyanın diğer ülkelerinde gelişmiş durumda değil. Neden? Biz bu sektörde sadece İsviçre ve İtalya’yı biliyoruz. Fakat önceden Almanya vardı. vardı. İsviçre ve İtalya da vardı, ancak bu işin kökü Almanya’da MIAG firması, ’de Simon Richardson’dır. Dünyadaki yüzyıllık değirmencilik hikayesine bakarsanız bunlar önemli mihenk taşları. Bühler sonradan döküm sanayiciliğinden değirmenciliğe MIAG ile işbirliği sonucu geçiş yaptı.
Çorum’da 1954 yılında Simon firması bir tane 8 valsi değirmen yapıyor. Benim dedem de o zaman o tesiste elektrik ustası. Değirmenciliği orada öğreniyor. Sonra da makine yapmaya başlıyor. O yıllarda makine bozulduğunda tamir için yurt dışından malzeme getirmek pek mümkün değil. Yedek parça çok pahalı. Dolayısıyla kendi makinelerini kendileri yapmak zorunda kalıyorlar. Çorum’da da değirmencilik hikayesi bu şekilde başlıyor. Biz 12 yıl önce o değirmeni eski sahiplerinden satın aldık ve renove ettik. Simon’ın değirmenini müzeye dönüştürdük.

Buralara nereden geldim? Türkiye kapasite olarak çok iyi yerlerde.Teknolojik olarak bugün kalan ülkeler hangileri? İsviçre ve İtalya. Sadece biz değil bütün dünya böyle görüyor. Biz Türkiye olarak İsviçre ve İtalya’nın arasında bir yerdeyiz. Hacim olarak İtalya’nın çok üzerindeyiz. Toplam makine imalatı olarak İsviçre firması ile belki başa baş gidiyoruz. Fakat ekonomik hacim olarak çok gerisindeyiz. Bütün ülkeyi topladığınız zaman bir İsviçre’deki firmasının yıllık hacminin dörtte biri etmiyor. Maalesef böyle de bir handikap var.

Aslında “Neredeyiz?”, doğru soru değil. Soru, “Daha iyi yerlere gelmek için ne yapmalıyız?” olmalı. Çünkü Türkiye gerçekten –il veya firma ayırt etmeden şunu söylemek istiyorum- iyi yerlere geldi. Bugün en küçük kapasiteli, en az teknoloji ile makine imalatı yapan bir firmanın yaptığı makine bile çalışıyor. Çalışmayan makine yok. Türkiye’de, kendini ispatlamış, teknolojisi ile, işçiliği ile, kalitesi ile ve kullandığı malzeme kalitesiyle İsviçre’yi yakalamış firmalar var. Sadece bir-iki firma da değil. Bunların sayıları artarak devam ediyor. Bu, Türkiye için gurur verici. Bu firmaların, yaptıkları bu güzel eserin, katma değerini sağlayıp daha iyi kıymetlerle dünyaya satabilmeleri lazım ki biz Türkiye olarak değirmencilik sektöründe iyi yere gelebilelim.

Peki bunun için ne yapmalı? Bu kapsamda hangi kriterleri göz önünde bulundurmalılar? Sadece teknoloji mi? Sadece hizmet mi? Yoksa reklam mı? Bazen ismi bile, menşeiniz bile farklılık yaratabiliyor…
İşte anahtar kelime “menşei”. İkincisi de sayı çoğaldıkça ister istemez markalaşmanın önüne geçen bir rekabet oluyor. Az önce söyledim, çalışmayan makine yok. Orta ve üst segmentte de herkes kendini geliştiriyor. Fakat sadece makine kalitesi gelişiyor. Bunun devamında Ar-Ge’ye maalesef istenilen ölçüde odaklanılamıyor. Sadece makinenin imalattan iyi çıkması, çalışıyor olması, işçiliğinin güzel olması bir anahtar teslim değirmen projesinde yeterli değil. Bunların daha iyi seviyelere çekilebilmesi lazım. Hizmet konusu, yedek parça tedariği konusu, bunların müşteriye hızlı bir şekilde ulaştırılması, müşterinin telefonuna cevap verilmesi… Bunların hepsi bir bütün ve bu bütün hepsinin miktarı doğru oranda aynı potaya konursa o zaman Türkiye hak ettiği noktaya gelir, İsviçre ile haklı bir rekabet ortamına girer. Kıramadığımız bir marka var karşımızda. Onunla rekabet edebilmek için büyük fedakârlıklar gösteren onlarca firma var. Bu firmalar kendi çaplarında üretimler yapıyor, teknolojilerini, makine modellerini geliştiriyorlar Fakat Ar-Ge demek sadece bir arabanın dış kasasını değiştirir gibi makinenin kasasını değiştirmek olmamalı. Makinenin daha uzun ömürlü çalışması için ne tür imalat teknolojileri geliştirmeliyim? Estetik yapmak geçici. Ama makinenin içyapısında kalıcı iyileştirme yaparsanız işte o zaman makineniz çalıştırıldığı günden itibaren 3 sene, 5 sene yedek parça ihtiyacı duymadan veya işçilikten kaynaklanan arızalarla karşı karşıya kalmadan çalışırsa işte o zaman marka oluşturmaya başlarsınız.

Türkiye makine imalatı sektöründe dünyada gerçekten bir marka olmak istiyorsa sadece makine kalitesiyle değil, projelendirmeden uygulamaya; uygulamadan satış sonrası hizmete kadar her alanda müşteri taleplerine iyi cevap vermek zorunda. Herkes yapabilir. En küçük firma da, en büyük firma da. Ama küçük firma 2 proje yapabilecekken 5 proje alırsa bu hizmeti veremez. Aynı şekilde biz de yılda 10 proje yapabilecekken 20 proje alırsak bu hizmeti veremeyiz. İsviçreli firma da yılda 50 proje yapabilecekken 100 proje alırsa o da yapamaz. Yani hepimiz ayağımızı organımıza göre uzatmak zorundayız.

Peki markalaşma değerini nasıl artırabiliriz? Sadece hizmet tek başına yeterli mi?
Değirmen makinesi sektöründe Türkiye olarak markalaşamayız maalesef. Çünkü farklı segmentlerde birçok üretici firma var. 10 kişi çalıştıran da var. Elli kişi,100 kişi, 300 kişi ve 500 kişi çalıştıran makine imalatçısı da var. Herkes yerini bilecek. 10 kişi çalıştıran firma yurt dışına anahtar teslim tesis kurmaya kalkarsa markalaşamayız. Çünkü günün sonunda 1-2 firma sıyrılabilir, marka olabilir. Ama siz diyorsunuz ki Türkiye total marka olsun. Türkiye’nin marka olması için bu küçük firma, diğerlerine tedarikçilik yapacak. Onlar da anahtar teslim proje yapıp proje sorumluluğunu alacak. İşte o zaman marka oluruz . “Türkiye’de 100 tane imalatçı marka olsun” derseniz, bu mümkün değil.

Bizim de aslında hatamız burada. Elbette gönül ister ki herkes gitsin komple proje yapsın. Mesela ben bugünkü pozisyonumda olmasam, bu noktada olan bir firmaya sağlıklı makine tedarik etmek de beni mutlu ederdi. Yeter ki o X firması dünyada marka olsun. Günün sonunda o kazanacak, bana da kazandıracak. Kazanırsa kazandırır. Kazanmazsa kazandıramaz. Şimdi bu handikapın içinde yaşadığımız sürece de bir rekabet oluşuyor. Çünkü alt segmentteki bir firma anahtar teslim proje için 100 lira fiyat veriyor. Bu işin nominal değeri ise 200 lira. İsviçreli ise 400 liraya yapıyor. Şimdi müşteri 100 lirayı görünce “Bu işin bedeli bu. Ancak Türkiye’deki diğer firma bana 200 liraya satmaya çalışıyor.” deyip pazarlık yapıyor. Siz de bu sefer fiyatınızı düşüyorsunuz 120-130 liralara. Böyle olunca da kazancınız,belki de hizmete gidiyor, o projenin içinde eriyor. Sonra da satış sonrası hizmetten ödün vermek zorunda kalıyorsunuz. Halbuki ilk dediğimiz rakamdan satılsa o gerçek hizmet verilir. Böyle olursa Türkiye çok çabuk bir şekilde bu sektörde dünyanın birinci ülkesi olur. Çünkü makine kalitesinde iyi seviyedeyiz.

İsviçre’deki firma geçtiğimiz dönemde Türkiye’de 2-3 tane fabrika yaptı. Şunun üstüne basa basa söylüyorum: Bizim kurduğumuz tesisler, o firmanın Türkiye’deki tesislerden çok daha iyi, çok daha çabuk randıman alıyor, çok daha çabuk kapasiteye ulaşıyor, çok daha çabuk stabil bir şekilde çalışmaya başlıyor. Sadece, “Makineyi sattık, fabrikaya çalıştırdık. Hadi hayırlı olsun, güle güle” dememek gerekiyor…Biliyorsunuz İsviçreli firma müşterisinin yön değiştirmesi çok zordur. Biz artık bu firmanın müşterisine de komple fabrika satmaya başladık. Yıllardır İsviçreli firmanın müşterisi olan 12-13 firmaya makine ve komple tesis satıyoruz. Bunu kırmak da on yıllar aldı bizim için.

Peki şu anda ihraç anlamında en yoğun pazarlar, bölgeler nereler? Nerelerde yatırım potansiyeli var?
Evet, sohbetimizin başında belirttiğim gibi geliri petrol fiyatlarına bağlı olan gelişmekte olan ülkelerde şu anda bir durgunluk var. Ama petrol fiyatları yükselmeye başladı, kıpırdanmalar var. Petrol piyasanın da 70 dolar bandına alışacağını düşünüyorum. Bu rakamlara ulaştığında da bu ülkeler 5-6 yıl önceki yatırım iştahına tekrar ulaşacak. Çünkü bekleyen birçok yatırım var.

Bizim birkaç tane petrol üreticisi ülkeden 5 yıldır tahsil edemediğimiz alacaklarımız var. Bu da bütün rekabet gücümüzü olumsuz etkiliyor. Öte taraftan biz sadece petrol üreticisi ülkelere, gelişmemiş, gelişmekte olan hizmet vermiyoruz. Avrupa ‘ya da iş yapıyoruz. Örneğin Ukrayna’daki siyasi istikrarsızlığa rağmen orada yatırımcılara hizmet vermeye devam ediyoruz. Yine aynı şekilde Kuzey Amerika’da – uzun yıllar verdiğimiz mücadelenin sonucunda- birkaç tane büyük kuruluşa tedarikçi olduk. Siparişler alıyoruz. Güney Amerika’ya da iyi temsilciliklerimiz sayesinde hem anahtar teslim olarak hem de makine bazında ihracat yapıyoruz. Afrika zaten herkes için olmazsa olmaz bir pazar. Halihazırda 8-9 Afrika ülkesinde proje aşamasında, montaj aşamasında veya anlaşma sürecinde olan işlerimiz var.

UZAKDOĞU PAZARINDA ÇİN FAKTÖRÜ
Potansiyeli olan bir diğer bölge de nüfus artışının ve tüketiminin artış gösterdiği Uzak ve Güneydoğu Asya ülkeleri. Bu bölgelere yönelik proje çalışmalarınız var mı?
İsterseniz ülke ülke gidelim. Hindistan’da anahtar teslim iş yapmak pek mümkün değil ama ana makine tedariği konusunda her yıl en az 10 fabrikalık makine satıyoruz. Belki 50 fabrikada makinemiz çalışıyor. Üç-dört tane de proje yaptık. Pakistan’a geçersek, fiyat odaklı bir ülke. Buralara bizim makine satmamız çok mümkün görünmüyor. Çünkü çok ucuz makine istiyorlar. Yine de bir-iki senede bir proje satıyoruz. Daha uzağa gidecek olursak Endonezya, Filipinler ve Malezya’da ciddi bir nüfus var. Yine Bangladeş ve Myanmar… Bangladeş’te yıllar önce birkaç proje için el sıkışmıştık ama fiyat sebebiyle sonradan bozuldu. Sonrasında da biz daha çok Afrika’ya odaklandığımız için oraları biraz gözardı ettik. Şimdi ise yeni bir anahtar teslim proje imzaladık Bangladeş’te. Günlük 500 ton kapasiteli fabrika için imalata başladık.

Endonezya ve Filipinler’de de birkaç fabrikamız var. Fakat orada şöyle bir hassas nokta var: Çin gibi bir handikapımız var. İsviçreli firma ile Türkiye’nin olayını şu an biz Çin’le yaşıyoruz aslında. Çinliler, bizim 100 lira fiyat teklifi verdiğimiz projeye 50 lira teklif ediyorlar. Böyle olunca da projelerin çoğu özellikle de Endonezya’da Çin’e kayıyor. Tabi Çin’in lojistik avantajı da var.

Fakat orada bir nüans daha var. Endonezya’da dünyanın en büyük un şirketi var: Bogasari. Bu şirket pazarda dominant. Her şeyi o yönlendiriyor, o karar veriyor. Dolayısıyla yatırımların önünü açmak istediği zaman açıyor, istediği zaman kısıyor. Herkes ona bağlı vaziyette. Çok küçük bir değirmen olacaksınız ki kimseyi rahatsız etmeyeceksiniz. Filipinler’de de durum keza öyle.

‘AMERİKA PAZARINA GİRDİK’
Bize son yıllarda tamamladığınız büyük projelerden bahseder misiniz ?
Öncelikle Türkiye’den başlayalım. Türkiye’yi un ihracatında dünya birincisi yapan firmaların yüzde doksanı Uğur Makina’dan komple tesis alıyor. İstanbul’dan Tekirdağ ve Muratlı’ya; Mardin’den Mersin’e ve Samsun’a kadar bu coğrafyanın tamamında fabrika kurduk. Mardin’de irili ufaklı 19 fabrika yaptık bugüne kadar. Mardin’de toplam 45 un fabrikası var. Neredeyse bunların yüzde 40’ını Uğur Makina yapmış. Bizim için proje değil de bölge olarak mesela Mardin çok önemli bir yer.

Trakya da çok önemli bir bölgemiz. Trakya’daki kapasitenin belki yüzde 30-40’ı bizim makinelerimizle işleniyor. Bu şirketler, ihracat odaklı çalışıyorlar, Türkiye’de ilk 500’e giren, ciddi potansiyele sahip olan firmalar.

Bunların dışında İsveç projemiz bizim için çok önemli. İskandinav ülkelerinde çok hacimli yatırımları olan büyük bir grubun, İsviçre ve İtalya dışında ilk defa anahtar teslim işini alan firmayız. Bu grup, daha Türkiye’den civata dahi almamış. Proje uzun uğraşlar sonucunda hayata geçirildi. O tesis şu an şu an faaliyette. 5 aydır çalışıyor ve çok memnunlar. Hatta aynı grup için 2. tesisin çalışmalarına başlandı.

Yıllardır Avrupa’ya makine satıyoruz ama İskandinav ülkeleri çok farklı. Almanya çok farklı. Bunlara makine satabilmek gerçekten başarıdır.

Amerika’da da dediğim gibi ülke genelinde 30’a yakın fabrikası olan bir gruba şu anda ana tedarikçi olarak makine satıyoruz. Burası da iyi bir pazar bizim için. 10 yıldır Amerika pazarına girmek için uğraşıyoruz ve ancak son 4 yıldır makine satıyoruz. Bu pazara girebilmek için mücadelemizden vazgeçmedik, her yıl fuara katıldık, makine gönderdik, para harcadık. Ama şimdi bunun meyvesini yiyoruz. Yine Afrika’da bizi hiç bırakmayan kıymetlerini unutamayacağımız müşterilerimiz var.

‘HEDEF JAPONYA VE AVUSTRALYA’
Hedefimiz ilerleyen süreçte Uzakdoğu’da Japonya ve Avustralya. Buralara yönelik çalışma yapıyoruz. Türkiye, Japonya ve Avustralya’daki pastadan pay alabilmiş değil. Hayalimiz oralara da ulaşabilmek. Güney Amerika kıtası da gelişmekte olan, nüfus yoğunluğu olan, ülke sayısının ve tahıl üretiminin fazla olduğu bir kıta. Brezilya’da artık gözümüz kapalı her yıl birkaç tane iş geliyor. Ayrıca Kanada da bir başka hedef. Bunlar, biz iyi hizmet verdiğimiz sürece bizim için potansiyeli artacak bölgeler. Buralarda iyi hizmet vererek iş hacmimizi artırmayı hedefliyoruz .

Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Şimdi naçizane bir temennim ve dileğim var geleceğimizle alakalı: Firmalar, bir ülkeye girmeden önce araştırma yapmalı. “Bu ülkede hangi firmalar iş yapıyor?, “Fiyat algısı ne durumda?” şeklinde. Siz, İsviçreli firma ile rekabet ederek bir ülkede proje yapıyorsunuz. Öyle veya böyle bir tesadüfle, bir tanışmayla bir firma o pazara teklif veriyor. Firma zannediyor ki Türkiye’de, Kırşehir’de bir fabrika yapıyor ve ona göre fiyat veriyor. Dolayısıyla o pazardaki fiyat algısını bilmeden, sizin iş yaptığınız rakamların yüzde 50 altına iş yapmaya kalkınca bundan müşteri memnun kalmıyor. Satan da para kazanamıyor. Günün sonunda buradan zarar gören Türkiye oluyor. Bunu iyi analiz etmek gerekiyor. Firmaların sağlıklı bir şekilde gelişimi devam ettirebilmesi için kazanç oranının stabil şekilde sürmesi lazım. Yaptığımız işin daha saygıdeğer rakamlarla yapılabileceğini bilmemiz ve ona göre de pazarlık gücümüzü kullanmamız gerekiyor. Hizmetimizi müşteriye karşı ikna edici unsur olarak kullanmalıyız. Şirketler, kaliteleriyle rekabet etmeli. Fiyat eğer ikna edici unsur olmaya başlarsa kaybetmeye devam ederiz maalesef.

’I YABANCI ÜLKELERDE GÖRMEK MUTLULUK VERİCİ’
Uğur Makina CEO’su Okçul Barlık, Türkiye’nin değirmencilik sektöründe her alanda geliştiğini ifade ederken Parantez Grup’un İngilizce dergisi Miller’dan da övgüyle bahsetti. Barlık, yabancı müşterilerini ziyarete gittiğinde Miller’ı görmekten mutluluk duyduklarını anlattı. Miller’ın iyi yolda ilerlediğini kaydeden Barlık şöyle konuştu: “Miller dergisini dünyanın X ülkesindeki X fabrikacısının sehpasının üzerinde görmek çok büyük bir mutluluk. 10 sene öncesine kadar World Grain dergisinden başkasını görmüyordum ve biz bu dergiye muhtaçtık. Türkiye algısı sadece makine yapmakla bitmiyor. Bunun iyi sunumu, iyi PR’ı yapılmalı. Basılı yayınlar, güzel ve ilgi çekici içerikli olursa tercih edilir hale geliyor. İnsanlar bakıyor. Dergiyi alıp da bir kenera atmıyor. Bunlar çok önemli. Bakıyorum şimdi bu daha da iyi seviyelere geliyor. Bu, bize mutluluk veriyor.”

Bir önceki yazımız olan "GMach, Yurtdışında Genç Değirmen’in Yüzünü Güldürüyor" başlıklı makalemizde "genç değirmen, GMach ve kerim selek" hakkında bilgiler verilmektedir.

Kontrol edin

“Binlerce ton tahılın heba olup gitmesine engel olduk”

“Tahıldaki bozulma hastalık ya da böceklenmeyi, ancak kütlelerde oluşan sıcaklık artışı ile yakalayabilirsiniz. Biz tahıl …